24 Ekim 2009 Cumartesi

Edirne'de Kürt tarım işçilerine linç girişimi


'Kürt açılımı' paralelinde yaşanan gelişmeler ve devletin açıklamaları ırkçı-şoven saldırılara davetiye çıkarıyor

Edirne (24.10.09)- Eksikliğini hiç hissettirmeyen ırkçı-milliyetçilik ve şovenizm; devletin ‘Kürt açılımı’ paralelinde yaşanan gelişmeler ve devlet yetkililerinin-medyanın açıklamaları ile tırmanıyor ya da tırmandırılıyor. Öcalan’ın çağrısıyla ülkeye gelen ‘barış grupları’na ilişkin medyanın provokatif ve saldırgan tutumu ile çeşitli düzen partilerinin imha ve inkarcı açıklamaları kitleler içerisinde şovenizmin ve ırkçılığın kabarmasına meydan veriyor.

Linç sebebi Kürtçe müzik dinlemek

Son Kürtlere yönelik ırkçı-şoven saldırılardan birsi daha Edirne’de tarım işçilerine yönelik oldu. Mevsimlik tarım işçisi olarak memleketleri Van’dan çalışmaya gelen Kürt tarım işçileri çarşıda gezerken telefondan ‘Kürtçe müzik dinliyorlar’ diye saldırıya uğradı. Edirne'nin İpsala İlçesi'nde alışveriş yapmak üzere pazara giden Ümit Baran ve 2 kardeşi, Kürtçe melodiyle çalan telefonları yüzünden pazar esnafı ve sivil faşistler tarafından linç edilmek istendi. İpsala'nın Karpuzlu Beldesi'nde yaşayan Ümit Baran ve 2 kardeşi alışveriş yapmak üzere gittiği pazarda linç girişimine maruz kaldı.

Karakol komutanı: Bölgede hiç Kürt kalmasın!

Baran ve kardeşleri, Kürtçe melodili telefonlarının çalması üzerine pazar esnafı ve pazardaki bazı faşistler ile tartışma yaşadı. Tartışmanın ardından çıkan kavgada Baran'a saldırıda bulunan 2 kişi bıçakla yaralanırken, olayın büyümesi üzerine toplanan kalabalık Baran ve kardeşlerini linç etmek istedi. Olay yerinde bulunan bir camiye sığınan ve 8 saatlik bekleyişin ardından camiden jandarma tarafından alınan Baran ve kardeşleri beldedeki jandarma komutanlığına götürüldü. Burada ifadeleri alınan Baran kardeşlere karakol komutanının 'Belde de hiç Kürt kalmasın. Bir süre ortalıkta gözükmeyin' telkininde bulunduğu iddia edildi. Komutan’ın bu telkini ise devlet yetkililerinin daha önceki benzer linç girişimlerinde “milletimizin hassasiyeti” sözlerini hatırlatıyor. Zira bu sözler linç girişimlere ve saldırılara meşruluk sağlayıp yeni saldırılara davetiye çıkarıyor.

Baran kardeşler jandarmadaki sorgularının ardından serbest bırakıldı.

Urfa’da provokasyon

Benzer bir saldırı girişimi de Urfa’da yaşandı. Urfa’da Büyük Birlik Partisi’ne bağlı Alperen Ocakları’na üye 15 kişilik grup, ‘barış gruplarının’ ülkeye gelmelerini protesto etmek amacıyla dağa çıkıp kamp kurdu.
Alperen Ocakları Başkanı Mahmut Özgür'ün de aralarında bulunduğu 15 kişilik grup, ‘barış grupları’nın ülkeye girerek tutuklanmamalarını protesto etmek amacıyla şehir merkezine 10 kilometre uzaklıktaki Germuş Dağı'na minibüsle çıkarak kamp kurdu. Ellerinde Alperen Ocakları ve Türk bayrakları ile dağa gelen grup, adına basın açıklamasını okuyan Hanifi Gökçe, PKK’lilerin geri dönüşlerinin kabul edilemez olduğunu ifade etti.

Elazığ’da DTP’lilere faşist saldırı

Öte yandan Elazığ’da DTP il yöneticileri ‘Barışı desteklemek’ adı altında bugün gerçekleştirmek istedikleri basın açıklamasına polis engel oldu. Hozat Garajı Mevkii’nde bulunan DTP il binası önünde basın açıklaması yapan DTP’lilere saldırdı.

Basın açıklaması esnasında 15-20 kişilik ülkücü grup, Hürriyet Caddesi üzerinden il binası önüne doğru, ‘Bu ülkeyi böldürtmeyiz’ sloganları eşliğinde Türk bayrakları açarak yürüyüşe geçti. DTP'liler ülkücü faşistlere sloganlarla karşılık verince gerginlik başladı. Bu sırada polisin çemberini yaran ülkücü faşist grup içinden birkaç kişi DTP'lilerin bulunduğu tarafa geçerek saldırdı. DTP'liler de buna karşılık yollarda bulunan demir trafik levhalarını sökerek karşılık verdi. Kısa süren arbedeyi araya giren polis güçlükle önledi. Kavganın duyulması üzerine ülkücü faşistlerin sayısı 200 kişiyi buldu. Ülkücüler, İstiklal Marşı okuduktan sonra ‘Kahrolsun PKK’, ‘Alparslan Türkeş’in askerleriyiz’, ‘Bu ülkeyi böldürtmeyiz’ sloganları atarak Öğretmenevi'ne kadar yürüdü.

Alıntı: Halkın Günlüğü

Güler Zere için açlık grevi


Tecrite Karşı Mücadele Platformu Güler Zere için açlık grevi başlattı.

İstanbul (24.10.2009)- Ağır durumuna karşın hala tutuklu bulunan Güler Zere’nin ve benzeri hasta tutsakların serbest bırakılmasına ilişkin mücadele devam ediyor. Tüm hasta tutsaklar adına Güler Zere şahsında açlık grevi başlatan Tecrite Karşı Mücadele Platformu “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın” dedi.
Okmeydanı Sibel Yalçın Parkı’nda bir araya gelen çok sayıda platform üyesi yaptıkları basın açıklamasıyla üç gün sürecek olan açlık grevlerini başlattı. “Keyfiyete son verin, Güler Zere’yi serbest bırakın” yazılı pankart açılarak açlık grevi öncesi yapılan açıklamada, devletin hasta tutsakları ölüme götüren anlayışına dikkat çekildi.

‘Yaşasın açlık grevi direnişimiz’

Platform adına Av. Behiç Aşçı yaptığı açıklamada “Güler Zere isli, paslı, güneşsiz ve havasız hastane hücresinde her gün biraz daha arkasından itilerek ölüme yaklaştırılıyor” dedi. Yetkililerin ‘o bizim kızımız’ diyerek iki yüzlülük yaptığını söyleyen Aşçı: “Gayrimeşru bir devletin işleyişi budur. ‘Çocuklarının’ başını yiyen bir devletin elinden alacağız Güler’i de hasta tutsaklarımızı da” dedi. Aşçı, devrimci ve yurtsever tutsakların sağlık sorunlarının imha için kullanıldığını belirterek açıklamayı şu sözlerle sonlandırdı: “Hasta tutsaklarımızı onların eline bırakmayacağız. Bugün burada başlattığımız üç günlük açlık grevi ile birkez daha ‘Güler Zere’ye özgürlük’ ve ‘Hasta tutsaklar serbest bırakılsın’ diyoruz.”

Alıntı: Halkın Günlüğü
G_ler_Zere_GREV_894289728.jpg
G_ler_Zere_GREV2_238767554.jpg
G_ler_Zere_GREV3_796152483.jpg

Devlet hep bir ağızdan 'inkar' kustu


Ülkeye giriş yapan 'barış grupları'na ilişikin devletin çeşitli kurumlarınca yapılan açıklamalarda inkar ve imha politikası tekrarlandı

Haber Merkezi (23.10.09)- Öcalan’ın çağrısıyla ülkeye gelen ‘barış grupları’na ilişkin devletin farklı kollardan ama aynı ağızdan açıklamalar geldi. Açılamaların dili aynıydı: Geleneksel inkâr siyasetine devam! Devletin farklı kurumlarından gelen bilindik ve beklendik açıklamalar ikiyüzlülüğü bir kez daha ortaya serdi.

Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulundan inceleme

Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu ülkeye kandil ve Maxmur’dan gelerek giriş yapan PKK’li 34 kişinin savcılık ve mahkeme tarafından serbest bırakılması hakkında verilen kararı incelemeye aldı.

Bir inceleme de Genelkurmay’dan

Geç de olsa Genelkurmay tarafından da açıklama yapılarak “19 Ekim günü ve müteakip günlerde yaşanan olayların hiçbir şekilde kabul edilmesinin mümkün olmadığını” söyleyerek, dönenler arasındaki erkeklerin askerlik durumlarının ise Milli Savunma Bakanlığı ve Asker Alma Dairesi (ASAL) tarafından incelenmeye başlandı” denildi.

Başbakan: Böyle giderse sil baştan yaparız

Başbakan Erdoğan, ‘Kürt açılımı’ çerçevesinde PKK’lilerin eve dönüşlerinde ortaya çıkan manzaranın süreçte tıkanmaya yol açabileceği uyarısında bulunarak; “Arzu etmeyiz ama bu işi sil baştan yaparız’ demeyi ihmal etmeyerek devletin rahatsızlığını dile getirdi. Rahatsızlığı dile getirmenin yanında ‘muhataplarına’ gözdağı verdi. Kimsenin göze alamayacağı işe giriştiklerini belirten Erdoğan, “ birçok riske rağmen çok önemli adımlar atıldı bunun devamını bekliyoruz, devamı gelmezse de yapacak bir şeyimiz yok” diyerek tehdidini savurdu.

İçişleri Bakanı Atalay’dan demokrasi gösterisi

34 PKK'linin ülkeye girişinin ardından serbest bırakılmalarıyla ilgili olarak, İç İşleri Bakanı Beşir Atalay, “Gelenlerin hiçbiri herhangi bir suçtan aranmıyordu” diyerek nasıl bir demokrasi maskesi taktığını gösterdi. Zira Genelkurmay ve Başbakanın açıklamaları Atalay’ın sahte demokrasi gösterisini boşa düşürüyor.

Alıntı: Halkın Günlüğü

Şırnak'ta gözaltına alınan bir kişi karakoldan ölü olarak çıktı


Gözaltına alınan Resul İlçin, karakola götürüldükten 15 dakika sonra öldü. Otopsi raporu öldürüldüğü yönünde tespitler sunuyor

Şırnak (23.10.2009)- Polis tarafından Şırnak'ın İdil ilçesinde gözaltına alınan 52 yaşındaki Resul İlçin, polis merkezinde yaşamını yitirdi. Polis yetkilileri, İlçin'in düşüp başını çarpması sonucu öldüğünü öne sürerken ilk otopside İlçin'in kafasında ve vücudunda darp izleri olduğu belirlendi.

Karakola alındı 15 dakika sonra ‘öldü’ denildi

Batman’da inşaatlarda işçi olarak çalışan Resul İlçin memleketi Şırnak’ın İdil ilçesindeki akrabalarını ziyaret etti. Önceki gece akrabası olan Sırtköy Belde Belediye Meclis Üyesi Mehmet İlçin yanındayken otomobille gidiyordu. İdil girişinde otomobil ‘şüpheli’ olduğu gerekçesiyle polisçe durduruldu. İddiaya göre otomobilde yapılan aramada fazla sayıda sigara bulunması üzerine polis Resul İlçin ile Mehmet İlgin’i gözaltına alarak İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürdü. Resul İlçin’i ilçe emniyet binasına götüren polisler, Mehmet İlgin’i yanlarına alarak, karakol önünde araç araması yaptı. 15 dakika sonra, Karakol binasından çıkan polisler, Mehmet İlgin’e amcasının düştüğünü ve öldüğünü söyledi.

Otopsi raporu İlçin’in öldürüldüğü yönünde

İlçin ailesinin avukatı Tahir Elçi, Diyarbakır Adli Tıp Kurumu’nda yapılan otopside, Resul İlçin’in kafasında ve vücudunun çeşitli yerlerinde darp izine rastlandığını söyledi. Gece saat 24.00 sıralarında İlçin ve İlgin’in gözaltına alındığını belirten Avukat Elçi şöyle dedi:
“Diyarbakır Adli Tıp Kurumu’nda ilk otopsi yapıldı ve Resul İlçin’in kafasında ve vücudunun çeşitli yerlerinde darp izi olduğu tespit edildi. Bizim de talebimiz doğrultusunda kesin ölüm nedenini belirlenmesi için Resul İlçin’den alınan örnekler İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilecek.”
Resul İlçin’in cenazesi dün Batman’da DTP’li vekillerin de katıldığı bir törenle toprağa verildi. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Alıntı: Halkın Günlüğü

22 Ekim 2009 Perşembe

MUNZUR AKACAK...


Nurettin Aslan

MUNZUR AKACAK...


Adına Munzur denilen çocuklar için akmalıdır Munzur...Jaru Diyar’ın memleketi Dersim için akmalıdır Munzur...

Sonunda oldu. Munzur’mun önüne setlerden biri çekildi. Bir anda çıplak kalan kırmızı pullu ala balık, önce şaşırdı, Munzur’u aradığında Munzur artık akmıyordu, çırpınarak öldü.
Anlaşılan yavaş yavaş, dirhem dirhem Munzur’umun canını alacaklar, can alıcılar.

Şimdilik boynunu sıkıyorlar, sonra işkence edecekler, sonra birbirinden koparıp parçalara bölecekler, sonrada nazlı yüregini deşip öldürecekeler Munzur’umu...

Munzur’suz ne anlamı olaki birbirinden koparılmış, her bir parçası bir tarafa savrulmuş benim o Jar’u diyar memeleketimin...
Yüregi sökülen beden yaşar mı?

Dün yine toplanmış “Munzur için ne yapabiliriz” diye beynimizi çatlatırcasına kafa yoruyorduk. Munzur da çırpınarak ölüp giden ala balık kadar çırpınır haldeydik.

Birbirimize ikrar verdigimiz bir dostum, söze başladı. Boğazı dügümlendi, sonrasın da gözlerinden yaş döküldü.
“Benim oğlumun adı Munzur” dedi ve sustu.
Bütün evrendeki canlı olan herşeyin ölüm merasiminde gibiydik.
“Munzur akmazsa” dedi ve devam etti. “Birgün sekiz yaşındaki oğlum bana “Baba benim adım neden Munzur” diye sorduğunda...

Dersim diyarında sevdalara ilham, yaraya merhem, insanlığa umut olmuş mas mavi akıp giden bir ırmaktı derim.
“Beni adını aldığım Munzur’a götür” derse...
O ırmağı barajlarla boğup öldürdüler derim...
“O halde neden öldürmelerine izin verdin Baba” derse...”

Dostum gözlerinden akıp giden Munzur’a hüzün içinde bakarcasına gözlerini önüne düşürüp susuyor. Hepimizin gözlerinde Munzur akıyor, hepimiz susuyoruz.
Adına Munzur konulan bütün çocukları düşünüyorum...
Ne kadar çok, nasılda kalabalıklar.
Adına Munzur denilen çocuklar için akmalıdır Munzur...
Jaru Diyar’ın memleketi Dersim için akmalıdır Munzur...
Atalarımız, suyunun paklığına elleriyle dokunarak onur yemini ettiler.
Atalarımızın onur yemini için akmalıdır Munzur...
Her memleket sohpetinde Munzur’u yad etmeyen bir Dersim’liye rastladınızmı?

Dilimizin lal olmaması için akmalıdır Munzur...
Hangi siyaset Munzur’un akmasından daha önemli olabilirki...
Munzur akmazsa, Düzgün Baba cem tutmaz...
Bozatlı Xızır bir daha dönmemek üzere çeker gider...
Yavru ceylan kendini uçurumun dibine bırakır ölür...
Aşklar yalan, sevdalar sahteleşir...
Neyimiz kalırki geriye, boynu büküklügümüzden başka...

Yapılan bu baraj, bir tepki ölçme aracıdır. Sonrası hızla gelir. Munzur sekiz yerinde hançerlenerek ölür, bu barajın adı hançer bir...
Hani Munzur’u öldürmeyecektik, hani yemin etmiştik Munzur akacaktı. Adı Munzur olan cocuklara cevabız varmı?
Etigimiz yemine sadık kalmak zorundayız. En zor anımızda bize umut olan Munzur, şimdi bizden umut beklemekte.

Gözü yaşlı, bakışları yaralı...
Munzur bize bakıyor...
Munzur akacak diyerek, dünyanın neresinden olursak dara kalkalım...
UMUDU ÖLDÜRMEYELİM...

Kürt Sorunu ve Soruna İlişkin Kavramları Doğru algılamak


Babür Pınar (19.10.2009)

Siyasi iktidarın açmazı

Kürt sorunu, bugüne kadar sosyalist cephe içerisinde, sosyalist siyasanın üslubuyla tartışıldı. Bu konuya yaklaşım tarzındaki farklılıklar, sosyalist cephede kesin ve sert ayrılıklara neden oldu. Bugüne kadar sosyalist hareket içerisinde tartışılan Kürt sorunu; bugün burjuva devlet kurumları ve siyasi partiler içerisinde de tartışılıyor. Bugüne kadar, Kürtlerin ulusal kimliklerini inkâr, dilini ve kültürünü tahrip ve Kürt ulusal kurtuluş hareketini yok etmek noktasında birleşen burjuva siyasilerinin, ideologlarının, işadamlarının, askerlerin ve polislerin; Kürt sorununu tartışıyor olması önemli bir durumdur. Tartışmanın başlaması; doğrudan, Kürt ulusal kurtuluş hareketini yok etme hevesinin, burjuva iktidar güçlerinin kursağında kalmış olmasına bağlıdır. Eğer TC devleti, Kürt ulusal kalkışmasını yok edebilseydi; burjuva siyasilerin ve ideologların bu sorunun çözümünü gündeme almak ihtiyacı da olmayacaktı. Bugün, Türkiye burjuvazisinin iktisadi gelişme ve TC devletinin, bölgede alacağı siyasi, askeri rol için “barış” ortamı zorunludur. Bu gereklilik, burjuva işadamlarının, siyasetçilerin ve ideologların önemli kesimini farklı bir çözüm doğrultusunda harekete geçmeye itekledi. Ancak, Kürt ulusal hareketinin, tüm askeri siyasi yok etme girişimlerini boşa çıkarması nedeniyle; sorunun gündeme geldiğini burjuvazinin tüm unsurları ağız birliği ederek inkar ediyor. Bölgede huzur isteyen (!) emperyalist sermayenin ve Güney Kürdistan pazarına göz koyan ve iktisadi hayata el atan Türk burjuvazisinin ihtiyaçlarını karşılamak için, siyasi iktidar ve askeri güç, bu “bölgesel sorunu” iç mesele derecesine indirgeyerek çözmek kararına vardılar. Kürt sorununun bugün, burjuva cephesinde de tartışılır olmasının asıl nedeni; Kürt ulusal kalkışmasının kısa sürede bastırılamayacağının anlaşılması ve iktisadi, siyasi durumun, savaşın yıllarca sürdürülmesine elverişli olmamasıdır. Burjuva siyasetçilerin, ideologların, din adamlarının, generallerin, Kürt sorununun çözümü konusunda görüş ayrılıkları; burjuva sistem içerisinde kalma kabulü üzerinden hareketle oluşan farklılıklardır. Burjuvazinin bir kesimi, Kürtlerin sisteme bağlanması için, yıllardır uygulanan baskı ve zulüm ile sindirme politikasını sürdürmenin gerekirliliğini savunuyor. Bu savunu sahipleri için, Kürdistan’ın sömürge statüsünü sürdürmek amacıyla savaş bir zorunluluktur. Neye mal olursa olsun savaş sürdürülmelidir; çünkü barış, yenilgiyi kabul etmek demektir. Diğer bir burjuva kesim ise, silahlı zor yönteminin yetersiz kaldığını ve bu nedenle, Kürtlerin rejime bağlılığının yenilenmesi ve sömürgeciliğin sürdürülebilmesi için barışın (!) ve dolayısıyla ağırlıklı olarak, “demokratik zor aygıtlarının” kullanılmasının tek çözüm olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşımın açılımı şudur. Sömürgeciliğin sürdürülmesinde silahlı zorun yetmediği ve küresel ölçekte tepki çektiği yerde iktisadi zor gündeme getirilmelidir. Kürdistan’ın sömürge statüsünün sürmesi iktisadi bağımlılık ekseninde olmalıdır ve tüm siyasi zor kurumları bu eksende şekillenmelidir. Türk burjuvazisinin barışçıl çözüm için ısrarı, iktisadi bağımlılığı sürdürebilme yeterliliğine ulaştıklarını varsaymaları nedeniyledir. Kürt ulusal hareketini silahlı yöntemlerle yok etmek gerektiği savının pratik ve fikri olarak iflas ettiğini somut durum gösterdi. Savaş naraları atmayı sürdürmelerine rağmen, bu gerçeği generallerin de kabul ettiği açıktır. Zevahiri kurtarmak için üst perdeden savaşın sürdürülmesini isteyen generaller, Kürt ulusal hareketiyle baş edemediklerini ve bu nedenle barışçıl çözüme yakın durduklarını, bazı tavırlarıyla göstermektedirler. Bu durumu açıkça ifade etmeyen generaller, üstü örtülü biçimde, sorunun siyasi, kültürel çözümünün hükümete ait olduğunu ifade ederek, barışçıl çözüme evet dediklerinin işaretini vermektedirler. Ki bu tavırları nedeniyle, generallere, savaş yanlısı burjuva unsurların hoşnutsuz davrandıkları görülmektedir.

Tartışmayı başlatanların amacı; Kürt sorununu devletin biçimine ilişkin bir“iç sorun” derecesine indirgeyerek, Kürt ulusal kurtuluş hareketini masa başında teslim almak ve sözde ”iyileştirilmiş” sömürgecilik statüsünün sürdürülmesini sağlamaktır. Tartışma bu amaçla başlatılmış olsa da, bu sürecin, burjuva cephesinde büyük çatlaklara yol açacağı açıktır. Çünkü Kürt sorunu; bölgedeki tüm ülkeleri ve emperyalist devletleri yakından ilgilendiren tarihsel önemde bir sorundur. Bu denli önemli bir sorunun; bugüne kadar bu sorunu inkar eden unsurları hazırlıksız bir anda teslim alması ve içerisine çekmesi nedeniyle, sömürgecilerin içerisinde oturdukları sırça köşklerde deprem yaratması ve siyasi alanda tahribata neden olması kaçınılmazdır. Önemli sorunlar; sarsıcı ayrılıkların ve büyük çatışmaların olduğu kadar; önemli birlikteliklerin de yolunu açar. Kürt halkının devrimci çıkarlarının savunucusu olan cephede, gerçek anlamda yer almak için; bu tartışmanın taraflarının sınıfsal tavrını ve vasfını doğru algılamak ve tanımlamak gereklidir.

Din kardeşliği Kürt ulusalcılığının reddi üzerine oturur

AKP hükümetinin Kürt sorununu ele alması; AKP’nin burjuva düzen partisi olma vasfını zerrece değiştirmez. AKP, cumhuriyet rejiminin sürdürücüsü bir burjuva parti olması itibarıyla, 25 yıldır yürütülen ve her türlü yok etme silahının ve propaganda aracının kullanıldığı savaşı; Kürt ulusal uyanışını durduramaması ve hatta daha da karmaşık bir hal almasına neden olması gerçeğinden hareketle sona erdirmek istiyor. Siyasi iktidar, rejimin tüm kurumlarıyla birlikte, Kürt ulusal kurtuluş hareketi karşısında yitirdiği itibarını kurtarmak ve bir burjuva açılımla Kürt yurdunun, Türkiye sınırları içerisinde kalmasını sağlamak için, Kürt ulusal kurtuluş hareketini politik manevralarla bertaraf etmek yolunu benimsedi. AKP hükümeti, Kürtleri sömürge ulus ilişkisi içerisinde tutmak için dini argümanları siyasetinin merkezine koydu. İki ulus arasında İslam dininin ortak payda olmasına vurgu yaparak, iflas eden “hepimiz Türk milletinin unsurlarıyız” siyaseti ve ideolojik argümanı yerine, “hepimiz İslam dininin üyeleriyiz” argümanı, sömürgeciliğin sürmesi için kullanılıyor. Din, ulusun oluşumunu sağlayan bir faktör olmadığı gibi; uluslaşmanın önünde önemli bir engel olageldi. Farklı ulusların aynı dine bağlılığı, çoğu kez egemen ulusun, ezilen ulusu inkarının zeminini güçlendirdi. Bugün de, dinin bu niteliği kullanılarak, ezilen ulusun kurtuluşuna karşı olan işlevi sürdürülmek isteniyor. Din kardeşliği ekseninde, sömürgeciliğin alt yapısı daha da sağlamlaştırılıyor.

Din, sömürgeciliği ve ezilen ulusla ezen ulus arasındaki eşitsiz ilişki durumunu sözde reddeder. Ancak, din kardeşliği fikri; burjuvazinin emekçileri sömürmesinin yapısal dayanağı olan mülkiyet ilişkilerini reddetmediği gibi; ezilen ulusla, ezen ulus arasındaki ilişkinin toplumsal koşullarının ortadan kaldırılması için,“mülkiyet ilişkilerinin parçalaması gerekir” fikrini konu etmez. Bir dine bağlı toplum (ümmet) organizasyonu; ulus (millet) halinde varoluşu ikincil plana iter. Din, uluslaşmayı ve ulusal kurtuluşu; din kardeşliğine karşı bir ideal olarak tanımlar. Bu nedenle din kardeşliği; ezilen ulusun kurtuluşunu engelleyici bir işlev üstlenir. Din kardeşliği ulusal duruşu dışlar. AKP hükümetinin “kardeşlik” politikasının özü, ulusal ayağa kalkışı reddeden din kardeşliği fikrini içerir. Kuşkusuz, din kardeşliği temelinde sorunun çözümü isteminin; Kürt ulusalcılığı ile olduğu gibi Türk ulusalcılığıyla da çelişmesi kaçınılmaz yaşanıyor. Bu çatışmanın dozu, AKP hükümetinin politikasını belirliyor. Çelişkinin ve çatışmanın ivmesi, milliyetçi politik cephenin saldırı derecesi; hükümetin bir noktadan diğerine gidip gelme durumunu belirliyor. Hükümetin, din kardeşliği politikası ile milli birlik (Türkleri ve Kürtleri tek bir devlet çatısı içinde tutabilme) politikası arasında gidip gelmesi olağan bir durum olarak gerçekleşiyor. Bu nedenledir ki; Hükümetin başının, sorunu önce “Kürt açılımı” olarak tanımlaması, daha sonra yapılan uyarılara bağlı olarak sorunu, “demokratik açılım” diye tanımlaması ve çatışma arttıkça sorunu” milli birlik sorunu” olarak adlandırması şaşırtıcı değildir.

Sorunun doğru tanımı devrimci çözümün ilk adımıdır

Sorunun gerçek tanımı, Kürt sorunudur. Kürt sorunu; Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının sınırlarının “ayrı devlet kurmak” hakkını da kapsadığını ifade eder. Sorunun sınırlarının, “bir arada, birlikte yaşamak” anlayışı üzerine oturan siyasi sistemin dışına taşacak, alternatif siyasi sistemleri de içerecek kadar geniş tutulması; Türk burjuva iktidarının sömürgeciliğini tehdit eden bir yaklaşımdır. Oysa sorunun çözümünün demokratik açılım olarak tanımlanması; Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını, demokratikleştirilecek burjuva devletin sınırları içerisine hapsetmektir. Demokratik açılım; devletin demokratikleşmesini hedefler. Devletin demokratikleşmesi ise, Kürt sorununun çözümünü tek devlet sınırları içinde tutar. Dolayısıyla bu yaklaşım, ulusların kendi kaderini tayin hakkına ipotek koyar. Bu nedenle Hükümet, yapılan uyarıyla, tanım konusunda gaflete düşmekten kurtularak; sorunu Kürt açılımı olarak tanımlamaktan vazgeçti ve “demokratik açılım” tanımlamasını kullanmaya başladı. Hükümetin başının; Tek devlet (Mili birliğin ifadesi olan devlet) rejimi devam edecek, “resmi dilin Türkçe olması zorunludur” dayatmasından vazgeçilmeyecek, PKK dağıtılacak, ön koşullarıyla demokratik açılımın sınır taşlarını belirlemesi şaşırtıcı değildir. Bu şaşırtıcı olmadığı gibi; Küçük burjuva sosyalistlerinin de sorunu, özel önemle, demokratik açılım diye nitelendirmeleri de şaşırtıcı değildir. Kürt ulusal devriminden, her dönemde vebadan uzak durur gibi uzak duran küçük burjuva sosyalist örgütlerinin de; Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının sınırlarının, devlet kurma hakkına kadar geniş tutulmasını içeren bir tanıma karşı çıkması olağan sayılmalıdır. Küçük burjuvazinin sınıfsal vasfı, Kürt sorununa bakış açısını belirler.

Burjuva ve küçük burjuva siyasilerin ve ideologların; Kürt sorununa ilişkin tartışmaların sürdürülmesi ile ortaya çıkan ve TC devletini tehdit eden tehlike olarak gördükleri en önemli olgu, Türkiye’nin parçalanmasıdır. Bu burjuva sömürgeci bir kavrayıştır. Türkiye’nin parçalanacağı düşüncesi; Kürdistan’ın Türkiye’nin bir parçası olduğuna ilişkin yargının (varsayımın) ürünüdür. Oysa Kürdistan’ın kuzey parçası, Türkiye’nin sömürgesidir. Kürtlerin üzerinde yaşadığı topraklar, Türkler Anadolu’yu istila etmeden öncede Kürtlere aitti ve bu durum sürmektedir. Bugün Kürdistan’ın önemli bir parçası, Türk devleti tarafından sömürge statüsünde elde tutulmaktadır. Dolayısıyla Kürt ulusunun ayrı devlet kurması, kendi yurtları üzerindeki tasarrufu kendi ellerine almasının ifadesidir. Ayrılma hakkının kullanılması; Türkiye’nin parçalanması değil, Türk devletinin Kürdistan toprakları üzerindeki istilacı tasarrufunun sona ermesidir. İstila olgusunun sona erdirilmesi, doğrudan, Kürdistan ve Türkiye’nin iki farklı ülke olarak birbirinden ayrılmasıdır. Bu ayrılmaya karar verme hakkı da; sömürge statüsünde olan Kürdistan halkına aittir. Bu hakkın kullanmasına karşı olmak; Türkiye’nin, Kürdistan’ı ilhak etme durumunun sürmesini onaylamaktır.

T.C devletinin demokratikleşmesi, sömürgeci statünün kaldırılması anlamına gelmez; statünün demokratik ilişkiler içerisinde sürdürülmesi anlamına gelir. Önemle belirtmek gerekir ki; Burjuva demokrasisi sömürgeciliği reddetmez. Bir burjuva devlet hem ilhakçı, sömürgeci ve hem de demokratik olabilir. Dolayısıyla sömürgeci devletin demokratikleşmesi; Kürt halkının özgürleşmesini kapsamaz. İktisadi olarak sömürünün sürmesine zarar vermeyecek ve hatta sömürüyü daha da kolaylaştıracak siyasi demokrasinin, devletin biçimi olmasına ve demokrasinin Kürtlere de bireysel yurttaşlık hakları kazandırmasına burjuvazinin itirazı yoktur. Küçük burjuva sosyalistlerinin de, Kürt sorununu tartışırken “bölünmeye” karşı itirazını yüksek tonda yapması; Kürdistan’ın ayrı bir ülke olduğunu görmeyecek denli büyük aymazlıktır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkının ne anlama geldiğini bilmezden gelmesi, küçük burjuvazinin sınıfsal niteliğine sıkı sıkıya bağlıdır. Kürt sorununa burjuva demokrasisi penceresinden bakan küçük burjuva sosyalist siyasetçilerin ve ideologların; işçi sınıfının devrimi sorununa da bu pencereden bakmaları ve devrim fikrinden ve eyleminden uzaklaşmaları anlaşılır bir durumdur. Kaldı ki; Kürt ulusu kendi kaderini tayin hakkını, ulusların eşit koşullarda bir arada yaşaması doğrultusunda da kullanabilir. Farklı ulusların eşit koşullarda tek devlet çatısı altında bir arada olması; iki ulusun tek bir ulusa dönüşerek kaynaşması değil; iki farklı ulusun, ulusal kimliklerini koruyarak bir arada olmasıdır. Bu haliyle devlet, farklı ulusların aynı çatı altında eşit koşullarda bir arada yaşamasının ifadesi olacak şekilde yapılanmalıdır. Bunun aksi bir davranış; “Kürt ulusu yoktur”, “Kürtler Türk kavmidir”, “Kürtler Türk milletinin bir parçasıdır” savını terk etmemek anlamına gelir.

Görülmesi gereken gerçek, Türklerle Kürtlerin farklı iki ulus olduğudur. Farklı iki ulus birbirleriyle eşit koşularda bir arada yaşayarak dost olabilirler. Bu doğru ancak, Türklerle Kürtlerin kardeş olduğu, maddi gerçekliği yansıtmayan uydurma bir savdır. Çünkü Türklerle Kürtler kardeş sayılamayacak kadar farklılıkları olan iki ulustur. Kültürel benzerlikleri ve ortak çıkarları, iki ulusu dost yapar ama kardeş kılmaz. Ermeniler ve Türkler kardeş sayılmadığı ölçüde Türkler ve Kürtlerde kardeş değillerdir. Arapça ile Türkçe ayrı dil ailesine üye olduğu gibi Türkçe ile Kürtçe de ayrı diller ailesine üyedir. Ancak bu durum farklı ulusların eşit koşullarda yaşayarak dost olmalarını engellemez. Türklerin ve Kürtlerin kardeş olduğuna ilişkin sav asıl olarak; Türklerle Kürtlerin ortak atadan geldiklerine ilişkin savın yumuşatılmış halidir. “Kürt ve Türk ulusları kardeştir; emperyalistler bizi parçalamak istiyor” teranesini sürekli tekrar eden, küçük burjuva sosyalistlerinin anlamadığı; Dünyanın tüm işçileri kardeştir şiarının,”tüm uluslar kardeştir” şiarından niteliksel farklı olduğudur. Bu elmalarla armutları birbirinden ayırt edememektir. Tüm ülkelerin işçileri ve halklar, ulusal vasıflarından kopabilme olanağına sahip oldukları için kardeştirler. İşçiler ulusal kimliklerini içselleştirdikleri oranda, diğer ulusal kimlikli işçilerle kardeşlikleri zedelenir. Ulusal kimlik, diğer ulusla kardeşliği dışlar. Kaldı ki; ulus, homojen bir yapıya sahip değildir. Ulus, birçok sınıfı içerisinde barındırır. Aynı ulusun üyeleri olan bu sınıflar da birbirine kardeş değildir ve hatta emekçilerle, burjuvaların, eşitliği dışlayan koşullarda, bir arada “ulus” halinde yaşamalarına rağmen, dost olmaları dahi imkansızdır. Bu durum bir gerçekken, kendi içerisinde farklı sınıfsal kaygı ve çatışmaları barındıran iki ulusun kardeş sayılması abesle iştigaldir. Kürt sorununun çözümünü ele alırken soruna bakışımızı gölgeleyecek bu türden tanımlamalardan uzak durulması zorunludur. Eğer Kürtler Türklerin kardeşi olsaydı; bir kardeşin bir kardeşe göstereceği hoşgörü ve muhabbeti Türkler Kürtlere gösteriyor olurdu. Türkler ailesinin üyesi (kardeş) sayılan Azerilere, Özbeklere, Türkmenlere vb. “aynı devlet çatısı altında bir arada yaşamamız zorunludur” demeyen Türklerin; Kürtlere, ”birlikte yaşamamız zorunludur”, “Kendi kaderinizi tayin etme hakkınızı ayrılma yönünde kullanmanız ihanettir”, “Ulusal devlet kurmanıza asla izin vermeyiz” demesi ne anlama gelir. Yurtlarının yan yana olması; Türklerin, Kürtlere birlikte yaşamayı dayatma hakkı vermez. Aynı ilke tüm ulusların ilişkilerini bağlar.

Kapitalizm, Feodal sistemi parçaladı. Bu parçalanma feodalizmin yaşam tarzını da kökten değiştirdi. Kapitalizm, Feodal topluma ait büyük aile yapısını, burjuva iktisadi ilişki tarzının zorunluluğu nedeniyle, yeni yaşam tarzına uymadığı için reddetti. Kapitalist topluma ait, hücre tipi aile yapısında, kardeşlerin ayrı ev açması normal (olağan) bir durumdur. Burjuva yaşam tarzına rağmen, siyasi iktidarın sözde kardeş saydığı Kürtlerin, ayrı ev açma hakkını kullanmasına itirazı; var olan ilişkinin kardeşlik dışında bir ilişki olduğunu betimler. Bu yaklaşım; Türk ulusal siyasanın, Kürtleri kardeş saymadığının itirafıdır. İki ayrı evde oturmanın kardeşlik bağını koparmayacağı açıkken; (Türklerin, Azerilerle, Özbeklerle vb. kardeşliği) Kardeşin ayrı evde yaşamasının kardeşlik bağına son vereceği korkusu hangi çıkar üzerine oturmaktadır. Bu da gösteriyor ki; Türk ulusal siyasasının, Türk ve Kürt milletlerinin kardeş olduğu konusunda kuşkuları vardır. Bu kuşkulara hayat veren somut durum; Kürtlerin aynı evde oturan kardeş değil; toprakları gasp edilmiş maraba olduklarıdır. Aile içi ilişkilere benzetmek gerekirse, bu, karı koca ilişkisidir. Ataerkil bir ailede kadının ayrılma hakkını kullanması, kocanın otoritesinin sarsılması ve kadının erkeğe eşit olması yönünde atılmış bir adımdır. Kuşkusuz çağdaş kölelerin (marabanın, işçinin ve kadının) ayrı bir yaşam kurmak için harekete geçmesi, efendinin işine gelmeyen bir durumdur. Türk ulusal siyasasının ve dolayısıyla ideolojik olarak bu ulusal siyasayı içselleştiren Türklerin, Kürt sorununun çözümüne ilişkin korkularının altında yatan gerçek; farklı iki ulusun bir arada “gönüllüğe” dayalı olmayan ilişki içerisinde yaşadığı ve Türklerin, egemen ulus olarak, Kürtlerin ulusal haklarını kullanmasını engellediğidir. Kuşkusuz, ezilen ulusun köleliğine son verecek ve ezen ulusun egemenliğini sona erdirecek bir siyasi çözümün, egemen ulusu köle ulusla eşitleyecek olması; Ezen ulusun en ölümcül kaygısıdır. Filistin ulusunun özgürlük ve ulusal devlet kurma hakkını kayıtsız şartsız savunan burjuva ulusalcı siyasilerin, ideologların, konu Kürt ulusunun özgürlük ve ulusal devlet kurma hakkı olunca bin türlü bahane bulmaları tam bir ikiyüzlülüktür. Bu bahanelerin ya da bahanelerin tanımlanması olan kavramların birinin dahi arkasına sığınarak, Kürt ulusal sorununa yaklaşan birey ve grup, sömürgeci iktidarın çıkarlarına hizmet eder. Devrimci sosyalistleri küçük burjuva sosyalistlerinden ayıran ince çizgi tam da bu noktada başlar.

Kürt siyasi hareketinin tasfiyesinin anlamı ve devrimci politika

Bugün, gerek emperyalistlerin ve gerekse sömürgeci bölge devletlerinin, Kürt hareketinin örgütü olan PKK’ nin devrimci misyonunun tasfiye edilmesini istedikleri genel bir doğrudur. Kuşkusuz bu tasfiye istemi, aynı zamanda Kürt ulusal hareketini, bir bütün olarak burjuva devletin unsuru haline getirmek isteğini de içermektedir. Emperyalist politikacılar ve ideologlar, Kürt ulusal hareketinin sisteme eklenmesi sürecinde; ulusal hareketin öncüsü olduğu somut olarak belli olan PKK’ nin yok edilmesini başaramadıkları için, varlığını sürdürmesine razı oldular. Ancak, Emperyalistlerin ve Türkiye cumhuriyeti devletinin, PKK’ nin parçalanmasını istedikleri savı somut durumu yansıtmıyor. Emperyalistler ulusal hareketin denetlenebilir olmasının; tek bir önderlik altında bir bütün olarak kalmasına bağlı olduğunu biliyorlar ve bunu önemsiyorlar. Örgütsel önderliğin parçalanması; hareketin denetimini zorlaştıracağı anlamda, siyasi iktidarın işine yaramayacak olan ve dolayısıyla istenmeyen bir durumdur. Emperyalistler bu konuda Türk devletini ikna etti. Kürt ulusal hareketinin burjuva devlet sistemine eklemlenmesine dayalı bir çözüm için, devletin yeniden biçimlendirilmesi, çoğu burjuva siyasetçi ve ideolog tarafından savunulan bir tez olarak siyasetin gündemine yazıldı.

Burjuva siyasi iktidar, Kürt gerilla hareketinin lağvedilmesi doğrultusunda etkin propaganda yapıyor. Gerillanın tasfiyesi; Kürt ulusal hareketinin kolunu kanadını kırmak, Ulusal kurtuluş ve özgürlük adına söylenecek sözün dayanağını yıkmaktır. Kürt ulusal kurtuluş hareketinde, Aşil’in topuğu gerilladır. Gerillanın tasfiyesi hareketin kan damarını kesmek demektir. Küçük burjuva sosyalistlerin, barış için PKK’ nın silahtan arındırması gereklidir fikri; T.C devletine diz çöktüren gücün silahlı savaşım olduğunu gerçeğini görmezden gelmek tavrı üzerine oturur. Bu noktada, ulusal kurtuluş güçlerini silahtan arındırmak için; PKK nin siyasallaşması gerektiği söylemi sıklıkla tekrar ediliyor. Bu savın sahipleri, siyasetin ne olduğunu bilmeyecek kadar cahil olanlardır. Politika konusunda az çok bilgisi olan insan, savaşın, siyasetin silahla yürütülme biçimi olduğunu bilir. Silahlı mücadele, siyasi mücadelenin bir üst aşamasıdır. PKK siyasi bir harekettir. PKK silahı bıraksın ve dolayısıyla siyasallaşsın anlayışı saçmadır. PKK silah bırakarak, legal bir partiye dönüşerek siyasallaşmaz. Çünkü PKK zaten siyasi bir harekettir. Bu türden bir legalleşme; siyasi bir organizasyonun, burjuva rejime teslim olarak, devrimci vasfına son vermesidir. Evet kuşkusuz teslim olmak da bir siyasi adımdır. Ama bu siyasallaşma; ulusal devrimcilikten vazgeçmenin ifadesidir. Kürtlerin, ulusal kurtuluş hareketini ulusal bağımsız bir devlet kurmaya kadar götürmesi için silahlı güce gereksinimi olduğu kadar; Türklerin ve Kürtlerin eşit koşullarda bir arada yaşayacağı, Birleşik demokratik cumhuriyetin kurulması için de ve bu cumhuriyet rejimi kurulduktan sonra da Kürtlerin silahlı organizasyona gereksinimi vardır. Hedef ne olursa olsun, Silahlı savaşımı yürütecek örgüte sahip olmamak; egemen burjuva siyasi iktidarının saldırısına açık hale gelmektir. Demokrasi; burjuvazinin silahlı güce (ordu, polis) sahip olmasını reddetmiyorsa; Kürt ulusunun silahlı gücünün olması da demokrasiyi inkar etmez. Aksine iki ulusun bir arada yaşadığı toplumda; iki ulusa ait silahlı gücün varlığı; bu iki ulusun eşitliğinin ve dolayısıyla demokrasinin güvencesidir. Kendi silahlı gücünün devam etmesi konusunda ısrar eden bir ulusun, diğer ulusun silahlı gücünün tasfiyesini istemesi ikiyüzlülüktür. Bu yaklaşım, iki ulusun birlikte yaşaması için olmazsa olmaz “güven” ve “gönüllü birlikteliğin” inşasında büyük bir engeldir. Ezilen ulusun ezen ulusa karşı, o güne kadar yaşadıklarından dolayı duyduğu kuşku, gönüllü birlikteliğin hemen oluşmasını önler. Bu güven oluşumu süreci bir hayli uzun olacaktır. Bu süreç içerisinde, özellikle ezilen ulusun, kendi selametinin dayanağı olacak silahlı güce daha fazla gereksinimi vardır.

Burjuva siyasiler, ideologlar, gazeteciler, generaller ellerindeki kartları açtılar ve Kürt sorununa ilişkin burjuva fikirlerin hemen hepsi açığa çıktı. Kuşkusuz Kürt tarafının etkin siyasi gücü ve dolayısıyla TC.’ nin siyasi muhatabı olan PKK’ nin “yol haritası”, sürecin yönü konusunda belirleyici olacaktır. Kuşkusuz, bu noktada Kürt halkının siyasi önderleri ve ideologlarının ileri süreceği tezler, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmasında önemli işleve sahiptir. Bu süreç, Kürt siyasetçileri ve ideologlarına da bir yol ayrımını dayatıyor. Kürt önderleri, ya siyasi iktidarın Kürtlere uygun gördüğü kimliği benimseyerek teslim olacaklar; ya da özgürlük savaşının onur simgesi olarak yollarına devam edecekler. PKK’ nin, bağımsız Kürdistan emekçiler cumhuriyeti stratejisi yerine; T.C’ devletinin demokratik nitelik kazanması anlamına gelen demokratik cumhuriyet stratejisini ikame etmesi, sürecin devrimin aleyhine gelişeceğine ilişkin bir belirtidir. Çünkü; T.C devletinin demokratik cumhuriyete dönüşmesi istemi; burjuva devletin en demokratik biçimi de olsa, özü itibariyle burjuva devletin devamına onay vermeye ilişkin bir siyasettir ve bu siyaset devrimden vazgeçmenin ifadesidir. Açıktır ki, toplumsal mücadele içerisinde devletin biçiminin değişmesi bir “ilerlemedir”. Kuşkusuz bu “ilerleme”, TC devletinin bağışı değildir; Kürt özgürlük hareketinin mücadelesi, TC devletini biçim değiştirmeğe zorladı. Kürtler bu “ilerleme” durumu ile yetinme doğrultusunda irade gösterebilirler. Kürtlerin haklarını bu doğrultuda kullanması önüne hiçbir kurum koşul koyamaz. Bu doğru olduğu gibi; Kürt emekçilerinin kurtuluşuna ilişkin gerçekleri açıklamak da devrimci sosyalistlerin hakkıdır ve bu hakkın kullanması önüne hiçbir siyasa engel koyamaz. Kürtler kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz kullanır, gerçekliğine dayanarak; bu hakkın, TC devletinin demokratik gelişmesi doğrultusunda kullanılması olağan bir durumdur. Olağan olmayan, devletin değişim sürecini “devrim” olarak nitelendiren siyasilerin, bu savlarını; devrimci sosyalistlerin de “doğru” olarak kabul etmesi yönündeki istemleridir. Bu isteklere karşı vurgulamak gereklidir ki; TC devletinin, Kürt sorununu, Kürt ulusu lehinde çözecek biçimde değişimi, reformdur. Kürt sorununun reformcu yolla çözümü; bu değişim ile yetinenlerin sınıfsal vasfının ne olduğuna ilişkin göstergedir. Kürt halkının özgürlük savaşını, Kürdistan emekçilerinin kurtuluşunun ifadesi olacak siyasi iktidarın kuruluşu ile taçlandırma stratejisine bağlama noktasında; devrimci sosyalist hareket, reformcu hareketten ayrılır.

BABÜR PINAR

Antalya’da baraj karşıtı eylem


Bir araya gelen demokratik kurumlar yaptıkları yürüyüşle Munzur'da yapılan barajlara tepki gösterdi

Antalya (21.10.2009)- Antalya’da Demokratik Haklar Federasyonu (DHF)’nun çağrısı üzerene bir araya gelen demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler Munzur’da barajlara karşı eylem gerçekleştirdi.

DHF, Devrimci İşçi Partisi (DİP) Girişimi ve Sosyalist Parti’nin düzenlediği yürüyüşte yüzlerce kişi “Munzur onurdur, onuruna sahip çık” diyerek Munzur’daki barajlara tepki gösterdi. Yürüyüş boyunca “Munzur onurdur, onuruna sahip çık”, “Munzur’da düşene dövüşene bin selam”, “Munzur kızıldır kızıl akacak”, “Dersim’de baraj istemiyoruz” diye slogan atıldı.

Kitle adına yapılan açıklamada, Dersim’de yapılan barajların, sistemin bugün gütmüş olduğu siyasi planlarla kalmadığı ve bu yok etme sürecinin eskilere dayandığı belirtildi. Devletin yok etme politikasının bugün Munzur’daki doğa katliamı ile bir kez daha ortaya çıktığı vurgulandı.

Yürüyüş eylem alanında yapılan basın açıklamasının ardından sonlandırıldı.

Alıntı: Halkın günlüğü